REKLAM ALANI

(160x600px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
REKLAM ALANI

(160x600px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.

Ankara Şehir Gazetesi

REKLAM ALANI

(980x100px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.

Enaktüel: DENİZYILDIZI

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
Enaktüel: DENİZYILDIZI
04 Haziran 2021 - 8:26
REKLAM ALANI

(300x250px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.

Erzurum’un ayazı sert, kışı çetin, bembeyaz karların üzerinden kalkmadığı virane bir dağ köyündendi Makbule. Kışı gibi insanları da hep çileliydi. Geçim zordu köyde. Üç beş hayvanı olan varlıklı sayılıyordu neredeyse. Yazın yine doyulurdu bir şekilde ama kış zorlardı köylüyü. Soğuktan yüzü kavrulmuş insanlar kışın ayazına aldırış etmeden sürdürürlerdi hayatlarını.

Annesi Makbule’yi doğururken ölmüştü. O yüzden ailede hep uğursuz olarak bakılırdı ona. Çilesi doğduğunda başlamıştı anasını yitirerek. Ne ana sıcaklığı hissedebilmişti ne de baba sevgisi. Babası, anasının kırkı çıkmadan komşu köyden bir kadınla evlenmişti. Çünkü köy yerinde dört çocukla yalnız kalmıştı. Babası çocuklarına sevgi göstermek bir yana zulüm ediyordu, yeter ki yeni eşinin gönlü olsundu. Çocuklarını gözü görmüyor, kadın ne derse onu yapıyordu. Zaten Makbule’nin bakımı da en büyüğü sekiz yaşında olan ablasındaydı. Bu şekilde çileli yıllarını tamamlamaya başlamıştı baba evinde. Analığı, geldiğinin beşinci yılına varmadan iki oğlan bir kız doğurmuştu. Zaten kalabalık olan aileleri iyice kalabalık olmuştu. Babası tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlamaya çalışıyordu. Kazandıkları boğazlarını anca doyuruyordu. Çetin geçen kış aylarında açlıktan telef olan hayvanlar da geçimi iyice zorlaştırıyordu.

Analığı bir an evvel evden kızları gelin etme çabasındaydı. Çünkü ne kadar çabuk evden giderlerse o kadar rahat edecekti. Makbule on altı yaşına basmıştı. Yaşına göre bedeni gösterişliydi. İri iri kapkara gözleri, iki yanına salınmış örgülü saçları, kırmızı yanakları, beyaz teni ile anacığının kopyasıydı. Kaderi anasına benzemeseydi bari.

Analığı Makbule’ye kısmet bakıyordu. Kendi geldiği köyden bir aileyi gözüne kestirmişti. Ailenin ortanca oğlu Ali’yi Makbule’ye yakıştırmış, bir an evvel baş göz ederek ondan kurtulmak istiyordu. Ali, yaşından daha büyük duruyordu. Oysa Makbule’den sadece üç yaş büyüktü. Elmacık kemikleri çıkık, kısa boylu, çelimsiz biriydi.

Analığı, bir boğaz eksilsin diye on altısında gelin etmişti Makbule’yi. Genç çifte köy düğünü yapıldı. Kadınlar evde, erkekler ise köyün ortasındaki köy meydanında doyasıya eğlendiler. Makbule çok güzel bir gelin olmuştu. Ali’ye de damatlık yakışmıştı.

Sekiz çocuklu bir ailenin ortanca geliniydi kendisi. Gelin geldiği ev kerpiçten, sıra sıra birbirine geçmeli odalardan oluşan, tek katlı, çatısız köy eviydi. Yazın serin, kışın sıcak olurdu. Sürekli dökülen sıvası dışında, iyi olan tarafı buydu. Makbule’nin bitmez çilesi burada da yakasını bırakmamıştı. Ruhunun çirkinliği yüzüne yansıyan bir kaynanası vardı. Kadın bir gözüyle sofrada Makbule’nin yediklerini sayardı. O da çoğu zaman doymadan kalkardı. Sofralarında genelde kendi pişirdiği bulgur pilavı, ayran ve kuru soğan olurdu. Artık çözüm bulmuştu Makbule kendisine. Sofraya oturmadan bulgur pilavından ekmeğinin arasına katık edip yiyor sofraya oturunca az yiyordu. Böylece aç kalmaktan kurtulmuş oluyordu.

Ailede geçim birlikte olduğu için gelin aileye birey değil, hizmetçi olarak geliyordu ve evde söz kaynananındı. O ne derse itirazsız yapılırdı. Aksi takdirde önce kendisi akşama da kocası döverdi Makbule’yi. Baba evindeki kör talihi kendinden önce koca evine gelip oturmuştu. Sobanın üstünde fokurdayan güğümü alan Makbule önce çamaşırları yıkayacak sonra ahıra inecek, hayvanları yemleyip sulayacak, damın üstündeki karları kürüyecekti. Bu işler, her gün sırasıyla yaptığı günlük işlerdi. Yaparken of bile diyemezdi. Derse başına gelecekleri o da biliyordu. Kara yazısı devam ediyordu ve kader ağlarını ördükçe örüyordu. Hayatı biraz olsun rahatlayacağı yerde çilesi devam ediyordu. Gerçi baba evindeki analığının yanında burası çok ağır gelmiyordu.

Makbule büyük kızı Hatice’ye hamile kalmıştı. Hayat şartları ve geçim sıkıntısı bu küçük dağ köyünde gittikçe zorlaşmaya başlamıştı. Aile oldukça kalabalıktı. Kazanç kapısı çok yoktu. O sıralar köyden şehre göç başlamıştı. Birkaç akrabaları şehre, gecekondu bölgelerine göç etmeye başlamışlardı bile. Sıra bunların aileye de gelmişti.

Hep birlikte, Erzurum’dan Ankara’ya, göç etmeye karar verdiler. Ellerinde olan hayvanları ve tarlaları satıp Ankara’nın kenar mahallelerinden birine yerleştiler. Ali Siteler’de mobilya işine girdi. Diğer kardeşleri de farklı işlerde çalışmaya başladılar. İyi kötü bir düzen kuruldu. Kaynanası burada da işlerine karışmaya çalışsa da evleri ayrı olduğundan eskisi kadar kötülük yapamıyordu. Ya da ortam bulamıyordu. Şehre geldikten iki yıl sonra ikinci çocukları, güzeller güzeli Ebru dünyaya geldi.

Ebru; pembe yanakları, minik elleri, mahzun bakışları olan, sarışın, çok güzel bir kızdı. Makbule onun doğumu ile gelecek üzüntülerden habersiz, yeni şehirde, geçim sıkıntısı ile hayatına devam etmeye çalışıyordu. Böyle böyle seneler geçti. Artık Ebru ilkokul çağına ulaşmıştı. İşte ben onu, öğrencim olduğunda sınıfımda tanıdım. Annesi ilk gün sağlık durumundan bahsetmiş, kalbinin sürekli büyüdüğünü anlatmıştı. Kalbi pille çalışıyordu ve kalp nakli gerekiyordu. Bu da pek mümkün değildi. O küçücük bedeniyle, hayat dolu bakışlarıyla kendince farkında olmadan yaşam mücadelesi veriyordu. Durumunu öğrendiğim ilk günden sonra kendisiyle daha farklı ilgilenmeye başladım. Onunla aramızda inanılmaz bir sevgi bağı oluşmaya başladı. Aramızdaki sevgi alışverişinin Ebru’nun hayatında olumlu değişimlere sebep olduğunu gördükçe mutlu oluyordum ve onunla daha çok ilgileniyordum. Onun gülümsemesi ve mutlu olması için çalışıyordum.

Ebru’yu, birinci sınıftan alıp beşinci sınıfa kadar okutmuştum. O sessiz, sakin bir öğrenciydi; doğru düzgün ne yazlık ne de kışlık elbisesi olurdu. Kışın yırtık ayakkabıyla, yazın terlikle okula gelirdi. Makbule’nin kışın soğukta, yağmurda, çamurda kızını okula getirip götürmesi sadece Ebru’nun okula gitme isteğinden kaynaklıydı, çünkü her şeye rağmen okumak istiyordu.

.

Ebru’nun hastalığı iyice ilerlemişti. Okulu çok sevdiği halde ortaokula devam edememişti. Artık evde son günlerini yaşıyordu. Bunu hepimiz biliyor ama kabullenemiyorduk. O yıl, beşinci sınıfları mezun ettiğim için birinci sınıfları okutmaya başlamıştım. Bir gün sınıfa ablası Hatice geldi. “Öğretmenim kardeşim sizi istiyor, okula gelmek istiyor!” dedi. Ben hiç tereddüt etmeden hemen koştum. Arabam okulun bahçesindeydi. Arabaya doğru giderken bahçede eski öğrencilerimden Kader ve Kübra’yı gördüm. Ebru’nun onları çok sevdiğini bildiğim için ‘’Çocuklar hemen Ebru’ya gidip gelelim” dedim. Çocuklarla arabaya bindik. Okulun biraz aşağısında olan evlerine gittik. Ebru’yu görecektik. Eğer isterse okula getirecektik. Ben arabayı park edene kadar çocuklar Ebru’nun yanına çıktılar. İçimde anlatılmaz bir sıkıntı vardı. Arabayı okula doğru çevirmek istedim. İndiğinde yorulmamalı hemen binmeliydi. Benim geldiğimi duyunca son gücünü toparlayarak kalkıp bana doğru gelirken evin çıkış kapısında olduğu yere düşüp kalmış. Hatice telaşla yanıma koştu. ”Öğretmenim, koş Ebru hastalandı!” dedi. Nasıl koştuğumu hatırlamıyorum. Geldiğimde, kapının eşiğine düşmüştü, diğerleri onun başındaydı. O an ne yapabilirim diye düşündüm. Annesi Makbule yalvarırcasına ”Polikliniğe götürelim hocam.” dedi. Yanağına dokundum sıcacıktı. Ama gözleri kapalıydı. Annesi ağlıyor, çocuklar ağlıyordu. Ben ise hem şaşkın, hem ağlıyordum. Ebru’yu hemen polikliniğe götürdük. Oradan hastaneye götürmem istendi fakat panikten nasıl gidilir, nasıl yetiştirilir bilmiyordum. ”Ambulans yok mu?” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Arabayı çalıştırmamı istediler. Hepimiz bindik. Arabayı çalıştırdım ve hastaneye doğru yola koyulduk. Şaşkındım ve korkuyordum. İçimden sürekli dua ediyordum. ”Allah’ım korktuğumuz başımıza gelmesin.” diye.

Ebru bana geldiğinde küçücük bir kızdı. Birlikte geçirdiğimiz beş yıl içinde büyümüş, genç kız olmaya başlamıştı, o ölmemeliydi. Sürekli Ebru’nun kurtulması için dua ediyordum. Yollardan nasıl geçtim, arabayı nasıl kullandım bilmiyordum. Devamlı korna çalıyor, elimle yolu açın işaretleri yapıyordum. Bir an önce hastaneye ulaşmak istiyordum. Ebru’nun yolda iki defa sesini duydum. Arabayı kullandığım için bakamıyordum. Ama hissediyordum. O minicik yavrum, dünya tatlısı kızım, benim çabalarımla kurtulabilirdi. ”Allah’ım çabam boşa çıkmasın!” diyordum. Nihayet hastaneye yetiştik. Acilde doktorlar hemen müdahale ettiler. Aradan geçen zaman içinde doktorlar olumlu bir şey söylemiyordu. Zaman geçtikçe ümitler tükeniyor, arada bir gelip ”Tedaviye cevap vermiyor, durum çok kötü!” diyorlardı. Doktorlar son gelişlerinde babasına bir şeyler söylediler. Babası yere yığılıp kaldı. ”Elimizden geleni yaptık, kurtaramadık. Ebru’yu kaybettik!” demişlerdi. O ana kadar yanımda bana sarılı olan annesi Makbule, fırlayarak yavrusunun yanına gitti. O da orada bayıldı. Ben çaresiz, sessiz, son derece perişan ve üzgündüm. Tüm gayretime rağmen Ebru’yu kurtaramamıştık. Allah’ım kimseye o anı ve evlat acısını yaşatmasın.

Hatice artık okula gelmiyordu. Çünkü kardeşini kaybetmişti. Sınıf arkadaşlarından birkaç kişiyi yanıma alıp evlerine gittim. Kapıyı Makbule açtı. Benzi solmuş, sesi kısılmış, ağlamaktan gözleri şişmiş bir halde buldum Makbule’yi. Beni görünce öyle bir sarıldı ki “Ebru’m cennet kuşu oldu. Hatice’mi kurtar Hocam” diye fısıldadı. ‘’Okula gitmem diye tutturdu, onu ancak sen ikna edersin” dedi. Ben de Makbule’nin dediği gibi onunla konuştum. Ebru’ya verebileceği en güzel hediyenin, okulunu bitirip güzel bir meslek sahibi olması gerektiğini söyledim. Böylece, okula devam etmesini sağladık. Ancak kardeşinin kaybı ona çok ağır gelmişti. Hayatı kendi içinde yalnız yaşıyordu. Günler geçtikçe sessiz, sakin, hayata küsmüş, kendini ifade edemeyen bir kişiliğe bürünmüştü. Benim sınıfımda olmamasına rağmen teneffüslerde onu yanıma çağırırdım, sohbet ederdik. Hayata dair nasihatler verirdim. Beni dinlerdi. Kardeşi Ebru’yla olan aramızdaki yakınlık Hatice’yle de oluşmuştu. Fakat kardeşinin acısından, üzüntüsünden bir türlü kurtulamadığını görüyordum.

Aradan sadece birkaç ay geçmişti. Ankara’nın soğuk, puslu, sisli bir gününde Hatice’nin bileklerini keserek intihara teşebbüs ettiğini duydum. Durumunu öğrenir öğrenmez, yanına gittim. Annesi ağlayarak ” Ebru’m için elimden fazla bir şey gelmedi ama Hatice’m için hâlâ umut var Hocam. Ne olur, bana yardım edin. Kızımın kaderi bana benzemesin. Kurtaralım onu. “dedi. Ebru’yu kurtaramadım onu da kaybedemezdim. Çünkü

Ebru’nun acısını unutamayan ve ayakta zor duran bir anneyle, yavrularının acısını yüreğinin derinlerinde hisseden bir babayla kalakalmıştım.

Psikolojik destek için doktora yönlendirdim. Doktor Madalyon Psikiyatri Merkezi sahibi Gülseren Budayıcıoğlu, kolejden arkadaşımdı. Beni kırmadı. Hemen Hatice’yi ve annesi Makbule’yi kabul etti. Yaşadıklarını bir bir anlattırdı. Doktor kadife sesiyle öyle bir güven verdi ki Hatice’nin hayata bakışını değiştirdi. Seanslarında, motiflerden örülü ve birbirine benzeyen kaderimizi istesek değiştirebileceğimizi anlatmıştı. Hayata ve kadere kafa tutup bulunduğumuz konumdan kurtulabileceğimizin yollarını anlatmıştı. Hatice’ye ve Makbule’ye ,psikolog çok iyi gelmişti. Sanıldığının aksine deli doktoru değil, ruhunda açılan yaraları tamir eden hatta o yaraları yok eden bir melek vardı karşılarında adeta.

Annesi Makbule ile birlikte Hatice’yi sürekli takip edip, okulda derslerine yoğunlaşmasını sağladık. Hatice başarı basamaklarını tırmanmaya başladı. Oldukça başarılı bir öğrenci olmuştu, bu haliyle ailesinin ümidiydi. Tek kurtuluşun, okumak olduğu bilinci oluşmaya başlamıştı.

Elimi ailenin üzerinden çekmiyordum. Bir gün Makbule’ye bir iş bulup çalışmasını tavsiye ettim. Tam o sırada, özel okul açan bir arkadaşım, elemana ihtiyacı olduğunu bildirmişti. Ben de hemen Makbule’yi önerdim. Amacım hem ayaklarının üzerinde durabilmesi hem de aileye katkıda bulunup, Hatice’nin eğitimini rahatça karışlayabilmesiydi. Makbule kaderine razı gelmemişti. Kaderi anasına benzemeyecekti. O da, kızını bu kadere teslim etmeyecekti. Bütün çabası Hatice’nin hayatının değişmesiydi. Makbule kararlıydı. Anadolu kadınının mücadeleci ruhuyla hareket ediyordu. Bu değişimi gördükçe mutlu oluyordum. Aradan geçen zaman içinde kendine olan güveni de gelmişti. Çünkü o, kaderine razı olup gölge gibi yaşamayacaktı hayatı. Evladının hayatını kurtarmak için var gücüyle çalışacaktı. Özel okulda verilen görevleri en iyi şekilde yerine getirdikçe okul yöneticileri çok memnun oluyorlardı. Üstü başı tertemizdi ve eğitim yuvasında, saygın bir yeri vardı artık. Pırıl pırıl bir gelecek hazırlıyordu ailesine. Temiz, tertipli, güvenilir olması kısa zamanda başka insanlarda da güven oluşturdu. Alın teriyle kazandığı parasını Hatice’nin geleceğine yatırıyordu. Bana geldikçe konuşur, dertleşirdik. “Hocam senden Allah razı olsun, her daim dualarımdasın. Çalışmak ayıp değil, bana kimse beş kuruş yardım etmezdi. Eğer ben kendi paramı kazanmasam insanlar sadece durumuma acırdı ve acımaktan öteye de giden olmazdı.” derdi.

Hatice okulda parlak bir öğrenci olmuştu. Öğretmenleri de onu parmakla gösteriyordu. Ailesi bunun haklı gururunu yaşıyordu. Yıllar su gibi geçiyordu. Anadolu’nun ücra köşesinden kalkıp gelen ve hayatın her türlü çilesini çeken bu ailenin yüzünü Hatice güldürecekti. Okumalıydı okudu. Kendine, kardeşi Ebru’ya, annesi Makbule’ye sözü vardı. Sözünü tuttu. Hayatta çektiği çileye inat çok çalıştı. Üniversite sınavı sonunda ilk tercihi olan Hacettepe Tıp Fakültesi’ne yerleşti. Tek hedefi kalp cerrahı olmaktı. Makbule bütün gücüyle Hatice’yi okutmayı hedefledi. Sonunda hedefine ulaşan Hatice ünlü bir kalp cerrrahı olmuştu.

Ülkenin en ünlü kalp cerrahlarının katıldığı sempozyuma katılanlar arasında, Makbule’nin kızı Hatice de yer almaktaydı. En ön sırada ise, kızını gururla izleyen babası Ali’yle annesi Makbule oturuyordu.

Ben, mutlulukların paylaşıldıkça çoğaldığına, üzüntülerin paylaşıldıkça azaldığına inanan bir öğretmenim. Kurtarılmayı bekleyen denizyıldızlarıyla dolu bir okyanusta, bir o yana bir bu yana sallanan, sallandıkça kendisi de yara alan bir öğretmenim.

Yaralı da olsa, denizyıldızlarını kıyıdan denize atabildiysem ne mutlu bana…

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
FOTO GALERİ

Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Bilgiler Kopyalanamaz. @Ankara Şehir Gazetesi

hack forumwarezwebmaster forumuhack haberhack forumhack forum